Bir Sabah Kahvesiyle Derin Bir Nefes: Günlük Hayatın Melodileri
Gökyüzü henüz tam olarak kavuşmadığı o sabah saatleri vardır ya, tam da benim en iyi arkadaşım olan kahvemi yudumlarken bu dinginliğin hüküm sürdüğü anlar. İzmir’in o hafif tuzlu, tuzlu yosun kokusuyla karışan deniz esintisi, pencereden süzülmeye çalışıyor. Masamın üzerindeki o eski, yıpranmış defterim, yanı başında duran plak çalardan çıkan cızırtıyla birleşince, sanki zamanda yolculuk ediyorum. Herkesin aceleyle tüketip geçtiği bu "günlük yaşam", benim için bir konser kaydı, her bir anı ayrı bir şarkının bölümü gibi.
İnsan bazen büyük olayların, zirveye ulaşan aşk hikayelerinin ya da toplumsal değişimlerin gürültüsüne takılır. Bunlar ki şarkıların destansı kısımlarıdır. Ama ben, çoğu zaman, o büyük anlatıların arasındaki ince perdelerde saklanan küçük melodileri dinlemeyi tercih ederim. Bir öğrenci olarak, bazen gençlerin o büyük idealizmine hayran olurken, bazen de onların en sıradan, birbirine çarptığı o küçük direnç noktalarına daha çok dokunuyorum. Öğretmenlik, bu iki dünyanın kesişim noktası oluyor sanki.
Rutinlerin Altındaki Ritüeller
Ve bu rutinler, benim için birer ritüel haline geldi. O şarkıyı çalarım; genellikle 80'lerin o kadife dokunuşlu, enstrümantasyonun nefes aldığı parçalar. Bir plak çalardan çıkan sesin o ilk başta verdiği o hafif çatlama, dünyayı durduruyor. O ses, "Dinle şimdi," diyor sanki. Herkes gününün koşuşturmacası arasında sadece "geçmesine" odaklanırken, benim dikkatim bu sesin kumaş dokusunda oluyor.
Mesela, dün geldiğim bir öğrenci vardı. Sürekli olarak geleceğin büyük hedeflerinden, parlak kariyer basamaklarından bahsediyordu. Güzel hedefler tabii ki. Ama ben ona sordum, "Bu büyük hedefe ulaşma yolunda seni en çok ne motive ediyor?" dedi. Birkaç dakika sessizlik oldu. Cevabı, "Öğretmenim, sadece bunu yapınca kendimi kaybolmuş hissetmiyorum," oldu. Bu basit cümle, o gün dinlediğim, arada bir kulağıma uğrayan bir şarkının sözleriyle birebir örtüştü. Sanki o şarkının müziği, o anki hissin ses kaydıydı. Büyük ulaşılacak yerler değil, bu küçük 'bulunma' hissi, bu en saf duygusal kaçış noktası.
Hayat dediğimiz şey de bu değil mi? Sürekli bir varış noktası arayışı değil, bazen de o anın sesini, o anın dokusunu kaydetmek.
Kaosu Filtrelemek
Bazen o kadar çok girdi vardır ki hayatımıza; sosyal medyanın o kesintisiz akışı, bitmeyen bilgi bombardımanı… Bunların hepsi, kulağa gelen o yüksek frekanslı uğultu gibi. Ve benim yaptığım, bu uğultuyu bir tür filtreye tabi tutmak oluyor. Müziğin o sağlam, köklü yapısıyla karşılaşınca, en uçuşan parçacıklar yere iniyor.
Bu sabahki benim küçük kaçışım da bu. Dışarıdaki dünyanın telaşlı, aceleci veda şarkıları yerine, bu parçanın sunduğu o uzun soluklu, pişmanlık içermeyen ama aynı zamanda da kabul eden yürüyüş şarkısını dinlemek. Kahve soğuyor, güneş yükseliyor. Ve ben, bu iki arada kalmışlık halindeki duygusal geçişi, o eski melodilere emanet ediyorum. Bu melodiler var ya, onlar sadece ezberlenmiş notalar değil; onlar, bizim yaşamın karmaşasını yargılamadan kucaklayan, sabırlı sırdaşlarımız.