Radyo Sesindeki Yankılarımız

O Yaz Akşamının Radyo Perdesi Altında Saklı Bir Melodisi

Müzik benim için her zaman bir ulaşım aracı olmuştur. Bir yerden başka bir yere fiziksel olarak gitmek zorunda değilim; sadece doğru şarkıyı açar, anteni ayarlar ve ruhum kendini o frekansın içine bırakır. Sanki zamanın kendisiyle değil de, o şarkının duygusal yoğunluğuyla dans eden bir tür büyülü ritüel yaşıyorumdur. Bu akşam da böyle bir yolculuktaydım ben, İzmir'in o bunaltıcı ama bir yandan da huzur veren yaz akşamında.

Hatırlıyorum da, lise yıllarımın o kasvetli ama bir o kadar da coşkulu geçtiği günleri. Yaz bitmek bilmiyordu ve bizler de bütün bu gelgitlerin, o yazın ağırlığının altında eziliyorduk. O dönemlerde gerçekten de her şey çok büyük geliyordu; gelecek, aşk, başarısızlık… Bunların hepsi o dönemde birer epik film gibiydi ve biz de en iyi oyuncuları oynuyorduk. Radyo, o dönemin tek ortak paydaşımızdı; tüm duygusal melankolilerimizi ve umutlarımızı aynı frekansa zorluyorduk.

O yazlardan birinde, anneannemin eski plak çalardanlığında çalan bir şarkı vardı. Kim bilir hangi bilinmez kaydın o tozlu katmanında bulunuyordu da, bütün ağırlığıyla çalmaya başlamıştı. Şarkının sözleri üzerine düşüyor, sanki o melodi sadece bizim ya da benim gibi birinin yaşam öyküsünü anlatıyormuş gibi geliyordu. O an, yaşadığımız küçük bir gerilime, söylenmemiş bir kelimenin ağırlığına ya da henüz çözülmemiş gençlik telaşına benziyordu.

Ve işte o rastgele karşılaşma, bütün bu derin bilgeliği öğretti bana sanırım. Bir keresinde, bir arkadaşım vardı. Çok fazla konuşur, her olayın büyük bir anlamı olduğuna inanır, sanki evren onun söylediklerinden ibaretmiş gibiydi. Oysa ben, o şarkının sadece bir aralıkta çalınmış olan ses titreşimlerinden ibaret olduğunu biliyordum. Oysa bu titreşimler, bir insanın tüm hayat tecrübesini, o anki ruh halinin yoğunluğunu kapsayabilecek kadar güçlüydü.

Hayat bazen böyledir değil mi? Bizler, büyük anlamlar ararız. Her melodiye bir manifesto yazmaya çalışırız; her anı, varoluşsal bir bilinmezliğin çözülmüş hali gibi göstermeye çalışırız. Ama bazen o şarkı, radyodan gelen sadece eklektik bir ses parçasıdır; eski cızırtıları, o dönemin kaydının kusursuz olmayan miksajını taşıyan geçici bir uğultudur. Ve bizim o uğultuyu alıp, kendi bilinçaltımızdaki bütün büyük hikayelerle doldurmamızdır mesele.

Öğretmenlik denen bu meslek, bana bütün bunları sürekli olarak hatırlatıyor: En karmaşık görünen olaylar bile, bazen en basit girdilerin rastgele birleşimiyle ortaya çıkan melodiler gibidir. Önemli olan, o melodi çalarken gözümüzün kapalı değil, en uç noktada olmasıdır. Geriye kalan her şey o gürültü değil, o sesin ruhumuza dokunuşudur.