Rastgelelik Yanılgısı: Her Şey Bir Büyük Planın Habercisi midir?
Müzikle kurduğumuz bu kutsal ilişki bazen bizi öyle bir yere sürüklüyor ki, sanki dinlediğimiz her melodi, hayatımızın o büyük anlatısına uyılmış gibi geliyor. Sanki o an çalan şarkı, yıllar öncesinden itibaren yazılmış bir senaryonun sadece sahneye çıkan bir repliğiymiş gibi. Özellikle de bizler, o dönemin altyapısını oluşturmuş, plakların çatlaklığını bile ruhumuza işlemiş dinleyiciler olarak, her şeyin bir nedeni olduğuna inanma eğilimindeyiz. Ve bu inanç, en çok da "rastgelelik" kavramıyla çarpışıyor.
Hepimiz o duygusal zirvelerde olmuşuzdur ki, bir melodi yükselirken, "İşte bu benim hayatımın tam olarak anlatıldığı an," deriz. Ve bilinçaltımız, bu mükemmel uyumu yaratmak için bütün evreni bir komplo teorisinin parçasıymış gibi algılar. Her şarkı, her ritim değişikliği, o döneme dair çözülmeyi bekleyen büyük bir bilinmezliğin parçasıymış gibi hissederiz. Sanki o melodi, ruhumuzun binlerce sayfadan oluşan bir defterindeki tam olarak bu sayfanın karalanmış haliymiş gibi.
Ama durun bir dakika diyorum ben bu coşkun geriye çekilip, o eserin tozlu sayfalarına biraz daha eleştirel bir gözle bakmaya zorlanıyorum kendimi.
Kompozisyonun Mucizesi ve Algının Tuzakları
Bizler, müziği bir türden öteye taşırız. Bir plak çalmaya başladığında, o sadece ses dalgaları olmaktan çıkar; o sizin çocukluğunuzun kokusunu, annenizden duyduğunuz bir kavgayı, ilk aşkın telaşını içinde barındıran yaşayan bir kapsüle dönüşür. İşte tam bu noktada, müziğin kendisini değil, onun üzerimize inşa ettiğimiz anlatıyı kutsallaştırıyoruz.
Bazen, bir şarkının bizi o kadar derinden etkilemesinin sebebi, onun matematiksel mükemmeliyetinde değil; tam tersine, bizim o anki ruh halimizle beklenmedik bir şekilde kesişmesinde saklıdır. Belki de o gitar solosu, sizin için hayatınızdaki en büyük dönüm noktasını temsil ediyordur; ama kompozisyonun yazıldığı o soğuk stüdyoda, sadece bir sonraki geçiş melodisi olabilir. Ve bu farkındalık, müziğe dair sahip olduğumuz o romantik tahakkümden bizi kurtarıyor.
Bu durum, hayatın kendisi için de geçerli değil mi? Bizler her olayın kozmik bir amacını bulmaya programlanmış gibiyiz. "Bu neden oldu?" sorusuna, aceleyle büyük bir senaryo uyduruyoruz. Oysa bazen olayların o kadar da büyük, çözülmeyi bekleyen bir gizemi yoktur; sadece vardır. Vardır ve biz, üzerine en güzel şarkıları yazarak onu şiirsel bir anlamla taçlandırırız.
Rastgelelik benim için, müziğin ruhuna yaklaştığımda karşıma çıkan o en kıymetli direncidir. Her şeyin kusursuz bir akış içinde olması gerektiği yanılgısından vazgeçmek, aslında o müziğe ve hayata daha derin bir saygı duymaktır sanki. O beklenmedik gürültü, o çatlak ses, belki de en gerçeğe yakın anın ta kendisidir. Ve bu bizi nereye getiriyor biliyor musunuz? Daha iyi dinlemeye, daha açık almaya.
Ve sonra, bir kasetin bandını sararken duyduğum o hafif cızırtı, tüm bu felsefi kaygılarımı alıp alıp beni yine o güzelim 80'lerin tam ortasına bırakıyor. Önemli olan, bu yolculukta kaybolduğumuz anın kendisi zaten varoluşun bütünlüklüdür.