Radyo Sesindeki Yankılarımız

Rastlantısallığın Belki de Kusursuz Senfonisi Vardır

Bazen en büyük bilgeliğin, en az planlanmış anlarda gizlendiğine inanırım. Benim gibi müziği sadece kulağımla değil, ruhumla dinleyen biri için bu durum daha da belirginleşiyor. Bizler, bilinçli bir mükemmeliyet arayışında yaşarız sanki; her melodiye, her vuruşa bir neden yükleriz. Her eserin, en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış bir yapı taşı olduğundan emin olmak isteriz. Sanki hayatın da benim gibi o melodiyi oluşturan tüm notaların, başlangıcından itibaren bilinçli olarak yerleştirilmiş bir partisyon gibi olmasını bekleriz.

Bu beklenti bazen bizi en güzel şeylerden alıkoyuyor gibi geliyor bana. Biz, bir eserin taslağını çıkarırken veya uzun bir süreci gözlemlerken, her değişkeni kontrol altına alma arzusuyla yanıp tutuşuruz. Tıpkı bir yazılımcının kodu satır satır incelemesi gibi, ya da benim yıllar önce bu blogda ele aldığım gibi, bir sistemin kaotik görünümlerinin altında yatan o sağlam altyapıyı çözmeye çalışmak. Oysa hayatın en derinindeki güzellikler, belki de bu tür bir 'mühendislik' çabasını reddetmeyi gerektiriyor.

Geçenlerde annemin eski sandığından çıkardığım, eskimiş bir müzik kutusu vardı. O mekanizmanın karmaşıklığını, o minicik dişlilerin birbirine tutunarak mükemmel bir ritim oluşturma gayretini incelemiştim. Her parça kusursuzdu; ya hep ya hiçti o küçük hareketin sonucu. Ben de bu mekanizmanın, tüm parçaların kusursuz uyumuyla oluştuğunu varsaymıştım.

Fakat sonra, o kutuyu açıp çıkardığım eserin kulağa öyle doğal ve akıcı gelmesiyle karşılaştım ki, tüm o parçaların birbirine olan zorunlu bağıntısını sorgulamaya başladım. O ses, bir kaostan doğmuş gibiydi; küçük sürtünmeler, milimetrik sapmalar ve her biri bağımsız hareket eden parçaların tesadüfi dansıyla meydana geliyordu. O an fark ettim ki, bazen bu rastlantısallıkların yaratıcılıkla dans ettiğinde ortaya çıkan uyum, bilinçli bir planın ulaşamayacağı bir noktada duruyor.

Öğretmenlik mesleğinde de bu durumu yaşıyorum bazen. Bir sınıfın dinamiklerini inceliyorsunuz; her öğrencinin farklı bir ritmi, farklı bir temposu var. Onlara bir bilgi aktarırken bile, o bilginin tam olarak ne zaman, hangi öğrencinin mevcut ruh haline uyarak ulaşacağını planlayamazsınız. Sen sadece tohumu ekiyor, sonra o büyümeye bırakıyorsun.

Ve bu beni çocukluğumdaki melodilere geri götürüyor. 80'ler şarkılarının o beklenmedik gitar soloları, vokaldeki o hafif kaymalarla birlikte gelip şarkının ruhunu alması... Bunlar, benim o dönemlerde mükemmeliyetçi zihnimle yakalamaya çalıştığım ama yakalayamadığım o doğal akışlardı. Onlar, mühendislik değil; onlar yaşamın kendisi gibiydi.

Belki de bütün mesele, her şeyi kontrol etmeye çalışmak değil; bazen sadece doğru ritimde olmayı öğrenmekte yatıyor. Ve bu öğrenme süreci, en çok da gözümüzü kapatıp müziğe teslim olduğumuz o anlarda gerçekleşiyor. O kusursuzluğu, planın değil, nefesin yarattığı bir yankı olarak kabul etmek lazım.